Yazar Irmak Zileli’nin “Gölgesinde” adlı romanından bir kesit…
“Bir yıl önceydi, diye devam ediyor, her zamanki güzergâhı tamamlamış, lokantanın bulunduğu caddeye kıvrılmıştım. Ne yalan söyleyeyim acıkmıştım da. Bir şeyler yeme düşüncesiyle hızlandım. Lokantaya yaklaştıkça kalabalığı gördüm. Mahallenin köpekleri insanların çevresinde durmuş bir felaketi haber verir gibi uluyor, havlıyordu. Yüreğimin ağzımda çarptığını hissettim. Adımlarım yavaşladı. Sanki sokaklar balçıktan oluşmuştu da ben ona bata çıka ilerliyordum. Köpekler geldiğimi fark edince bana doğru koşmaya başladılar. Ama onlar kentin ortasındaki bu balçıkta yürümeye alışık gibi hızlı, telaşlı, hiç zorlanmadan koşuyorlardı. Beni görünce sevindiklerini anladım. Nihayet birinin onlara yardımcı olacağını düşünmüş olmalılar. Bilirsin değil mi, hayvanlar da düşünür?
Bunu sorduktan sonra susup yüzüme bakıyor. Havlamaları değişmişti, diye devam ediyor. Deminkiler daha çok acı çığlıklar gibiydi. Beni gördükten sonrasındaysa şikâyet ediyor, yardım istiyorlardı. Söyledikleri her şeyi duydum. Bana anlattılar. Buna yemin edebilirim. O an, Zeliş’e bir şey olduğunu, bunun ne olduğunu ve kimin yaptığını, hepsini anlattılar. Dost gördüklerinde yaptıkları gibi kuyruklarını sallıyor, havlıyor ve yanımda koş- turuyorlardı. Kalabalık, yanımda köpek sürüsüyle onlara doğru yürüdüğümü fark edince ikiye yarıldı. Yarığın ortasında yatıyordu Zeliş. Hızlı hızlı nefes alıyordu. Yanına çöktüm. Beni görünce başını kaldırdı. Gözleri nemliydi. Canı çok yanıyor olmalıydı. Ağzında köpükler vardı. Bundan sonrasını asla anlatamayacakmış gibi susuyor.
Gözümün önünde yerde yatan bir kadın bedeni canlanıyor. Yutkunuyorum. Kocasının, sevgilisinin öldürmüş olabileceğini düşünüyorum. Yoksa daha farklı bir şey mi, bir tür epilepsi nöbeti mi, ölümcül bir epilepsi nöbeti belki de. Peki Zeliş, Osman’ın nesi? Zeliş, diyor, her gün o lokantanın önünde dilenirdi. Demek bir dilenci, diyorum bu kez, köpeklerin dost bellediği bir evsiz. Dilenirdi dediysem de kimseye herhangi bir rahatsızlık vermemiştir, diye devam ediyor. Öylece beklerdi, lokantanın müşterilerinden ya da gelip geçen insanlardan bazılarının birkaç lokma yiyecek vermesi yeterdi ona. Öyle akıllıydı ki. Kimselere bir zararı dokunmamıştı. Sesinin titremesine engel olamadığı için susmayı seçiyor.
Gözyaşlarını geri akıtabildiğini ve anlatmaya devam edeceğini görebiliyorum. Sabırla bekliyorum. O bakışları unutmam müm- kün değil, diyor. Hayır, gözyaşlarını geri akıtamamış. Bakışlar onları geri getirmeye yetiyor. Artık bırakıyor kendini. Omzuna dokunuyorum. Böyle zamanlarda söylenecek hiçbir şey olmadı- ğını, söylenen herhangi bir sözün işe yaramayacağını biliyorum. Omzunu sıkıyorum. Bununla ne demek istediğimi anlıyor. Biliyor musun, diyor, bu da konuşmak. İnsanlar sadece kelimelerle konu- şabileceklerini sanıyorlar, ama hayvanlarla biraz vakit geçirirsen bilirsin, dil sadece kelimelerden oluşmuyor. Yine aynı şeyin olduğunu düşünüyorum, daha önce zihnimden geçenler Osman’ın zihnine aktarılıyormuş gibi.
Yoksa, diyor, sokağa girdiğimde uzakta köpekleri görünce, onlar bana doğru koşar ve havlarken Zeliş’e bir şey olduğunu nasıl anlayabilirdim? Şüpheyle bakıyorum yüzüne. Sadece, diyor, anladığımı anlamamıştım. Orada Zeliş’in yanına çöktüğümde beş dakika önce içimde uyanan sıkıntının bundan olduğunu kavradım. Zeliş bana yardım isteyerek değil, veda ederek baktı. Köpekler artık havlamıyordu. Arkadaşlarının son arzusunun yerine gelmesiyle onlar da huzura kavuşmuştu belki. Zeliş’in ölebilmek için bana veda etmesi gerekiyordu.”
